BEYŞEHİR VE ÇEVRESİ

BEYŞEHİR VE ÇEVRESİ

Arşiv Kasım 20th, 2007

AHMEDİYYE MEZHEBİ - KADİYANİLİK-NEDİR

Yazan: beysehirliyiz Kasım 20, 2007


Mirza Gulam Ahmed   

SAHTE PEYGAMBER ‘AHMED KADİYANİ’

 

İSMAİL MUTLU

Takdim

Hemen her devirde; Peygamber Efendimizin sahih hadislerinde haber verdiği ‘mehdiyet’ kavramını suistimal edenler olmuştur. Hak adına hakkın ihlal edildiği bu mesele, günümüzde de bazı tezahürleri ile karşımıza çıkmaktadır.

 

Öyle ki; mevzu da, mevzunun kahramanları da, insanları saptırmak için kullandıkları yol ve yöntemler de hep aynı ve bütün sahtelikleri ile asrın serencamında işin içyüzünü bilenlere bütün açıklığı ile sırıtmaya devam etmektedir.

 

Bu zevatın mehdiyetlerini ilan etmekle kalmayıp, yer yer bulunduklarını iddia ettikleri makam adına; dinin hükümlerini gevşeterek uydurdukları hezeyanlarla, cahil insanımızı bozdukları da görülmektedir.

 

İşte halkı aldatarak, kendileriyle birlikte dalalete sürükleyen tüm bu şarlatanları, tarihin kirli yapraklarından arayıp bulduğumuz Ahmed Kadiyani’nin şahsında inceleyeceğiz. Zaman zaman duyduğumuz diğerlerine, Gulam Ahmed, sadece bir örnek.

***

 

Kadiyanîlik, 19. yüzyılın sonlarına doğru, Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî tarafından kuruldu. Mirza Gulam Ahmed, 1840 yılında Pencâb eyaletine bağlı Kadiyan’da doğdu. 6 yaşında tahsil hayatına başlayan Gulam Ahmed, 18 yaşlarına kadar Kur’an-ı Kerim, Farsça, Arapça mantık ve felsefe dersleri aldı. Babasından da hekimlik mesleğine ait bazı bilgiler öğrendi.

 

Gulam Ahmed, 1864′den 1868′e kadar Sialkot’ta, Bölge Mahkemesinde bir memur olarak çalıştı. Bu zaman içerisinde misyonerlerden Hıristiyanlık hakkında geniş bilgi aldı. Hindûlarla tartışmalara girişti. İskoç papazı olan Butler ile samimî bir dost oldu. Onunla uzun görüşmelerde bulundu.

 

Bundan sonra, işlerinde kendisine yardımcı olması için babası onu yanına çağırdı. Ancak beceriksizliği sebebiyle “bir kenara itilen ve kendi haline terkedilen” bir durumda kaldı.

 

Kendisi bunu şöyle ifade eder: “Babam bana olan ümitlerinin üstüne bir çizgi çizdi ve beni, ekmeğini yiyen ve fakat kendisi için bir şeyler yapmayan bir misafirden birazcık daha ileri gördü.”

 

Gulam Ahmed bundan sonra inzivaya çekildi. Bu arada Kur’an, tefsir, hadis sahasında çalışmalar yaptı, diğer dinler hakkında bilgi topladı.

 

Bu inziva hayatı, Gulam’ın küçük yaştan beri gördüğü rüyalar ve garip davranışlara yeni bir şeyler daha eklenmesine sebep oldu. Bu arada onun aşırı derecede unutkan ve dalgın olduğu göze çarpıyordu. Ayrıca pek çok hastalık sahibiydi. Kendisi bu hastalıklarını şöyle ifade eder: “Ben, müzmin hasta bir insanım. Baş ağrısı ve baş dönmesi, uykusuzluk ve kalp çarpıntısı ve vücudumun alt kısmının uzayıp giden hastalığı hep şekerdendir. Çoğunlukla gece ve gündüz yüz defadan çok idrara çıkarım.”

 

1876 yılında babasının ölmesi üzerine, Gulam Ahmed’in hayatında yeni bir devre açıldı. Babasının ölümüyle, kendi anlayış ve ifadesine göre “dünya adamı olmadığı için” ailenin geçim ve idaresini nasıl çözümleyeceği korkusunu yaşarken, gaybdan duyduğunu söylediği bir ses kendisine, “eleysallahu bi-kafin ‘abdehu” (Allah kuluna yetmez mi?) diye seslendi.

 

Bundan sonra, babasının işlerini kardeşine bırakarak inzivaya devam etti. Bu dönemde Farsça, Arapça ve Urduca dillerde yazma alışkanlığını kazanmak için bazı denemelerde bulundu. 1877-1878 yıllarında gazetelerde Hindûlara ve Hıristiyanlara karşı makaleler yazdı. Hindu ve Hıristiyanların, Müslümanları yaylım ateşine tuttuğu bir zamanda, onun İslamiyet’i savunmak için giriştiği bu faaliyet, halkın oldukça ilgisini çekti ve onun kişiliğini ön plana çıkardı.

 

Hindistan, 19. asrın sonlarında ciddî bir fikrî huzursuzluğa sahne olmuştu. Ortada pek çok görüş dolaşıyordu. Hıristiyan misyonerleri, Hindistan’ı baştan başa sarmıştı. Müslümanları kendi dinlerine çevirebilmek, en azından onları şüpheye düşürmek için oldukça gayret gösteriyorlardı. Bunun için de dinî inanç ve bağlılık dikkate değer bir şekilde zayıflamıştı. Halk bir kurtarıcı bekliyordu.

 

Gulam, halkın bu beklentisini iyi değerlendirdi. Bir yazısında Hindû ve Hıristiyanlara karşı 50 ciltlik bir reddiye yazacağını ama bastırabilmek için Müslümanların abone olup peşin para vermeleri gerektiğini bildirdi. Halkın çoğu onun bu isteğine uydu. Bundan sonra Gulam Ahmed, 1880′de Barâhin-i Ahmediyye ismini verdiği bu kitabın ilk iki cildi ile yayın hayatına girdi. Onun bu kitabı, Hinduların ve Hıristiyanların basın yayın yoluyla saldırdığı Müslümanlarca takdirle karşılandı.

 

Bu iki ciltte Gulam Ahmed, İslam’ı diğer dinlere karşı savunmuştu. Bu arada kendisine ilham geldiğini, keramet gösterdiğini de yazmış, kendi şahsiyetini ön plana çıkarmıştı. Müslümanlar onun bu tutumundan şüphe etmediler. Hatta ona destek verdiler. Mesela, Müslümanların ileri gelenlerinden Muhammed Hüseyin Batalavî, kendi dergisi olan ‘İşa’atu’s-Sünne’ isimli derginin altı sayısında (Haziran-Kasım 1884) bu kitabın lehinde yazılar yazdı.

 

1884 yılına kadar, kitabın üçüncü ve dördüncü ciltleri de yayınlandı. Gulam Ahmed, bu ciltlerde vahyin kesilmediğini, kesilmemesi gerektiğini, Peygamberimize (a.s.m.) tam uyan birinin, peygambere verilen zahirî ve batınî bilgilerle donatılacağını, bu gibi kimselerin sezgiye dayanan bilgilerinin peygamberlerin bilgisini andırdığı gibi, hezeyanlarda bulunuyordu.

 

Ayrıca bu yolda kendisinin pek çok vahiyler aldığını söylüyordu. Ve İngiliz hükümetine övgüler yağdırarak, cihadın gereksizliği üzerinde duruyordu. Onun bu görüşleri, bu tür bir kültür içerisinde büyüyen Hind Müslümanlarınca fazla yadırganmadı ise de, içlerinden ileri görüşlü olan bazı alimler, bu vahiylerin (!) birer fantazi olduğunu, Gulam Ahmed’in yakında daha ileri iddialarda bulunacağını sezerek ona karşı cephe aldılar.

 

Müceddidliğini ilan ediyor

 

Gulam Ahmed, bu kitabında kendisinin bir müceddid olduğu izlenimi vermiş, bu görüşleriyle Müslümanlar tarafından kısmen iyi karşılanmış, hiç değilse aleyhinde bulunulmamıştır. Bundan cesaret alan Gulam Ahmed, 1885′de kendisini açıkça 14. Hicrî yüzyılın müceddidi olarak ilan etti. Buna göre, kendisi 14. Hicrî yüzyılın başında, Allah tarafından dinini yenilemek üzere gönderilmiştir.

          

  Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Kategorilenmemiş | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum Yok »

Al-AQSA MOSQUE - MESCIDI AKSA RESIMLERI

Yazan: beysehirliyiz Kasım 20, 2007

Al-AQSA MOSQUE - MESCIDI AKSA RESIMLERI

Alttaki resim Mescidi Aksa`nin orjinal Minberidir.

Ustteki orjinal minber (sabotaj) yakilmistir,Yani camide yangin cikarilmis ve yangin sonrasi Alttaki demir minber gecici olarak yapilmistir.

Ve en son Alttaki resimde Orjinaline yakin bir minber insa edilmis.

Alttaki resimler`de 28/8/1969 da Mescidi Aksa`nin Yahudiler tarafindan yakilmis hali

Yazı kategorisi: Kategorilenmemiş | Etiketler: | Yorum Yok »

İsrail’in Mescidi Aksa’yı yıkma planı ne?

Yazan: beysehirliyiz Kasım 20, 2007

 

İsrail’in Mescidi Aksa’yı yıkma planı ne?

Kudüs davasının önemli isimlerinden ve İslâmi hareketin önde gelen liderlerinden biri olan Raid Salah, Mescidi Aksa’nın adım adım dönüştürülerek Yahudi mabedi haline getirileceğini söyledi. Uluslararası Kudüs Buluşması için ülkemizde bulunan Salah, yaptığı açıklamalar ile İsrail devletinin tehtidi altındaki Mescidi aksa hakkında bilgiler verdi.

HER ŞEY PLANLANMIŞ

İsrail devletinin birtakım kurumlara hazırlattığı projeleri ele geçirdiklerini söyleyen Salah, bu projelerde Mescidi Aksa’nın önce birtakım eklemelerle Yahudi ibadetine açılacağı, sonra da çeşitli gayretlerle tamamen ortadan kaldırılarak yerine Hz. Süleyman heykelinin dikileceğinin açıkça görüldüğünü ileri sürdü.

PROJE NASIL YÜRÜYOR

Kudüs davasının önemli isimlerinden Raid Salah’ın ele geçirdiği belgelere göre Mescidi Aksa’nın ortadan kaldırılması projesi şöyle yürüyecek: Mescidi Aksa’ya önce bir takım ekler yapılacak. 1 no’lu daire içindeki yapı sonradan eklenmiş. Bu yapı Mescidi Aksa’ya girişi sağlayan bir kapı. Daha sonra Mescidi Aksa’nın çevresine 2 no’lu resimde görülen yapılar yapılarak yavaş yavaş mescid ve etrafı Yahudileştirilecek.

MAARİF KAPISI YIKIM KAPISI OLACAK

Mescidi Aksa’nın yıkılmasında belki de en önemli rolü Maarif Kapısı oynayacak. Maarif Kapısı uzun süredir işgal devletinin kullanılmasına izin vermemesi yüzünden kapalı bulunuyordu. Dolayısıyla bu kesim çok bakımsız kaldı. Kapının kenarında bulunan surlar bakımsızlık ve surların yanında yapılan kazılar sebebiyle yıkıldı. İsrail burayı yeniden yapma bahanesi ile bir hafriyat başlattı. Hatırlanacağı üzere, Müslümanların ciddi tepkiler göstermesi üzerine buradaki inşaat çalışmalarını izlemek üzere Türkiye’den de bir heyet Kudüs’e giderek incelemelerde bulunmuştu. Raid Salah’ın iddialarına göre, İsrail yönetimi şimdi bu kapıya üzerinde buldozerlerin bile rahatça çalışabileceği genişlik ve sağlamlıkta bir köprü inşa ediyor. Buradan Mescidi Aksa’nın içine kadar girecek buldozerler, Mescidi Aksa ile Kubbetül Sahra arasında bulunan ağaçlık alana Hz. Süleyman heykelini inşa edecekler. Salah’a göre bu dönüşüm çok yavaş ilerleyecek. Müslümanlar bir yapıyı kabullendiklerinde yeni bir yapı için çalışmalar başlayacak.

SON DARBE MESCİDİ AKSA’NIN YIKILMASI

Uzun süredir Müslümanların gündeminde olan Mescidi Aksa’nın altının oyulması faaliyetlerine dikkat çeken Salah, İsrail’in bütün dönüşümleri kabul ettirdikten sonra en son olarak altı oyularak iyice zayıflatılan Mescidi Aksa’nın görünüşte normal yollarla yıkılmasını sağlayacağını iddia etti.

HER ŞEY EN İNCE AYRINTISINA KADAR DÜŞÜNÜLMÜŞ

Ellerine geçirdikleri belgelerde Mescidi Aksa’nın Yahudileştirilmesi projesinde her şeyin adım adım planlandığını, hatta finansının nasıl ve kimlerden sağlanacağına dair her türlü ayrıntının bulunduğunu söyleyen Salah, dünya genelindeki bütün Müslümanlara çağrıda bulunarak şöyle konuştu: “Bütün dünyadaki Yahudilere el altından gönderilen projenin sloganı ‘Önce Kudüs.’ Yüz milyonlarca dolara mal olacak olan bu proje ile Mescidi Aksa yavaş yavaş Yahudileştirilecek. Mescidi Aksa’ya yapılacak bu saldırı sadece bize değil, bütün İslâm alemine yönelmiş bir saldırıdır.”

‘Kudüs de sizi bekliyor’

İstanbul’un Kudüs’ün tarihinde önemli bir yeri olduğuna dikkat çeken Salah, Türkiye’den neler beklediğini şu ilginç ifadelerle açıkladı: “Bugün namazımı İstanbul’da tarihi bir camide kıldım ve İstanbul’u fetheden komutanı düşündüm. Onu, hocası bir hedef, bir ideal için yetiştirdi. Kudüs de sizi bekliyor. Bir Fatih, bir Selahattin de siz olabilirsiniz.”

VAKİT

Yazı kategorisi: Kategorilenmemiş | Etiketler: , , , , , , , | Yorum Yok »

Parmak Uçlarındaki Kimlik

Yazan: beysehirliyiz Kasım 20, 2007

 

Parmak Uçlarındaki Kimlik


İnsan, kemiklerini kesin olarak biraraya toplamayacağımızı mı sanıyor?
4 Evet, parmak uçlarını dahi düzenlemeye gücümüz yeter.
75 Kıyamet Suresi 3-4


Peygamberimiz’in yaşadığı dönemin insanları için parmak uçları önemli bir şey ifade etmezdi. 1856 yılında Genn Ginsen adında bir İngiliz, parmak uçlarındaki çizgilerin her insanda farklı olduğunu keşfetti. 1856 yılına kadar insanlar parmak ucunun önemli özelliğinden haberdar değillerdi. Tarih boyunca yaşamış tüm insanların parmak ucunun farklı olduğunun anlaşılmasıyla, parmak ucunun adeta bir kimlik kartı olduğunun farkına varıldı. Daha sonra bu bilgi polis örgütlerince suçluların yakalanmasında veya tanınmayacak duruma gelmiş ölülerin tespit edilmesinde kullanılmaya başlandı.


Parmak ucu öyle bir kimlik kartıdır ki aynı yumurta ikizlerinde bile farklıdır. Bu kimlik kartı asla sahtekarlık kabul etmez, elimizi değdirdiğimiz birçok eşyaya sahtekârlık kabul etmeyecek şekilde imzamızı atar. Hiç kimse de bu imzamızı taklit edemez. Bu mühürümüzün ne taklidi, ne de inkârı söz konusudur. ömür boyu bu mührü hiç kaybetmeden yanımızda taşırız. üst deri yanmalarından ve yaralanmalardan yaşlanarak vücudumuzun şekil değiştirmesine kadar tüm etkenler mührümüzün orjinalliğini bozmaz. İki santimetrekarelik bir alanda milyarlarca değişik deseni, silinmez çizgiler halinde bir mühür gibi işleyen Yaratıcımız ne kadar da büyük bir kudrete sahiptir.
Parmak ucumuzdaki bu kimlik kartımız, cenin henüz üç aylıkken anne karnında çizilir ve mezara kadar bizle gelir. Parmak ucunun şaşmaz bir kimlik kartı olmasının ötesinde vücudumuzdaki genetik bozuklukları da belirlemekte kullanılıp kullanılamayacağı üzerine çalışmalar vardır. Bizim saptamalarımıza göre bu çalışmalar, henüz bilimsel bir kesinlik ortaya koyacak düzeyde değildir, fakat parmak ucundaki çizgilerin öneminin şu anda bilinenden de daha fazla önemli olmasının olası olduğunu göstermektedir.

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Kategorilenmemiş | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum Yok »